Message: 19. Yazı: Sevgi ve Fedakârlık



 Subject or Class    Name & Surname    Time & Date 
19. Yazı: Sevgi ve Fedakârlık* * * * * S I R * * * * *11 March 2006

Sevgili Çocuklarım,

Unutmayınız ki dünyada kazanan tek şey sevgidir. Özellikle fedakârlıkla beslenen sevgiden söz ediyorum. Bugünlerde insanlar çok sık sevgi kelimesini kullanır oldular. Bence içi boşaltılmış gibi duruyor bu sözlerin. Çünkü fedakârlıkla beslenmiyor bu sözcükler. Fedakârlıkla bir sevgi nasıl beslenir, örnek ister misiniz? Aşağıda okuyacaklarınız işte buna en iyi örnek.

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez. John tıpta okuyordu, Mary mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, tekrar tekrar karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Birbirleriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. Aslında ikisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı. John arkadaşında, Mary ise ablasında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse. Sırf birbirlerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra.

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu. Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri, hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de, ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğruna çabucak tükenen sevgilerden değildi onlarınki. Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü. Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "Bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler. "Sensiz yaşayamam." derdi Mary. John da "Hayır, ben sensiz yaşayamam." diye cevap verirdi hep.

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü Mary, "Kütüphanenin ikinci rafına bak." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma." Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan Mary, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı. Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten.

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. John, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Mary de mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

Bir gün sahilde dolaşırken, eski bir ev gördüler, üzerinde "Satılık" levhası asılı olan. Mary: "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi. "Burayı yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir ev yapalım buraya." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye cevap verdi John. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı. Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu John Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Sevinçle kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, John'da bir tuhaflık olduğunu fark etti Mary. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı gelir. Mary, hiç sevmedi bu beklenmedik durumu. Derdini söylemesi için yalvardı John'a, "Sensiz yaşayamam biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere. Yıllardır sevdiği insan, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği.

Bir gün, çocukluğunun birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "John, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki lokantada genç bir bayanla yemek yiyor her öğlen. Duymak istemiyorum bu yalanları diye bağırdı Mary. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.

Ertesi gün, öğle vakti o lokantanın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı. John'un eskiden aynı hastanede çalıştığı çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları bu kişiyle samimiyetini gördü John'un.

Akşam John eve gelir gelmez; Mary bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı yüzüne her şeyi. John inkâr etmedi. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "Son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama Mary, "Hemen git" dedi nefretle.

İlk celsede boşandılar. Modern bir aşk hikâyesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı Mary. John'un, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hâlâ sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, sevginin yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti. Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, Mary'nin derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o bayanı gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun?" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç bayan. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama John bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onsuz yaşayamayacağını biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi."

Mary gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kâğıt duruyordu kutuda. İlk kâğıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku." diyordu. Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Sensiz yaşayamam derdin hep, doğru söylediğini biliyordum.", "Fakat seni o durumda çok üzecektim.", "Şimdi bana söz vermeni istiyorum.", "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kâğıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü. Ve son kâğıtta şunlar yazılıydı: "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta, martılarla kahvaltı ederken, hep seni izliyor olacağım."

Artık fedakârlığın sevgi için ne kadar önemli olduğunu anladınız sanırım. Hayatta karşılaşacağımız bütün sorunların, tek çözümü: Sevgidir. Sevgi de fedakârlık ister.

Yeni yazımda buluşuncaya kadar hoşçakalın. Kendinizi, ailenizi, derslerinizi ve beni sakın ihmal etmeyin.
I love you.

Sir...




[ Sir Mesaj Panosu ]

cn1016 co1 85.96.80.36 http://www.ardil.com/sir/wwwboard/index.html Mozilla/4.0 (compatible; MSIE 6.0; Windows NT 5.1; SV1; FunWebProducts)